
Cumhuriyet'e Giden Yol: Millî Egemenlik Fikrinin Doğuşu
Osmanlı Devleti'nin son yıllarında yaşanan siyasi, askerî ve ekonomik sorunlar, Birinci Dünya Savaşı'nın ardından daha da ağırlaştı. 1918'de imzalanan Mondros Mütarekesi sonrasında Anadolu'nun çeşitli bölgelerinin işgal edilmesi, ülkenin geleceğine ilişkin belirsizliği artırdı. Bu ortamda Mustafa Kemal Paşa'nın öncülüğünde başlayan Millî Mücadele, yalnızca işgallere karşı yürütülen bir bağımsızlık savaşı değil, aynı zamanda siyasi egemenliğin kaynağına ilişkin yeni bir anlayışın geliştiği dönem oldu.
23 Nisan 1920'de Ankara'da Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin açılması, bu dönüşümün en önemli adımlarından biriydi. Meclis, millet adına karar alma ve mücadeleyi yönetme iddiasıyla ortaya çıktı. Egemenliğin millete ait olduğu düşüncesi, yeni siyasi yapının temel ilkelerinden biri hâline geldi. Millî Mücadele'nin askerî başarıları kadar, bu başarıların hangi siyasi düzen içinde sürdürüleceği de belirleyici bir meseleydi.
Sakarya Meydan Muharebesi ve Büyük Taarruz'un ardından askerî mücadelede elde edilen başarılar, Mudanya Mütarekesi ve Lozan görüşmeleriyle diplomatik alana taşındı. 24 Temmuz 1923'te Lozan Barış Antlaşması'nın imzalanması, yeni Türk devletinin uluslararası alandaki konumunun şekillenmesinde önemli bir aşama oluşturdu. Artık savaşın ardından kurulacak devletin yönetim biçiminin ve kurumlarının açıkça belirlenmesi gerekiyordu.
Saltanatın Kaldırılması ve Yeni Devletin
Kuruluşu
1 Kasım 1922'de saltanatın kaldırılması, egemenliğin hanedana dayalı biçimde kullanılmasına son veren kritik bir karardı. Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin açılmasıyla başlayan yeni siyasi süreç, bu kararla birlikte daha belirgin bir yön kazandı. Bununla birlikte devletin yönetim biçimi henüz anayasal olarak 'cumhuriyet' adıyla tanımlanmamıştı.
Millî Mücadele döneminde uygulanan meclis hükümeti sistemi, olağanüstü savaş koşullarında önemli bir işlev görmüştü. Ancak savaşın sona ermesi ve yeni devletin gündelik yönetim ihtiyaçlarının artmasıyla, yürütmenin nasıl oluşturulacağı ve devlet başkanlığı meselesinin nasıl çözüleceği daha fazla önem kazandı. Yeni devletin siyasi yapısının, kazanılan millî egemenlik ilkesini açık biçimde yansıtması bekleniyordu.
Ankara'nın Başkent Olması
13 Ekim 1923'te Ankara'nın hükümet merkezi olması, yeni devletin siyasi merkezinin neresi olacağı sorusunu çözüme kavuşturdu. Ankara, Millî Mücadele yıllarında Meclis'in çalışmalarına ve direnişin yönetimine ev sahipliği yapmıştı. Başkent kararı, bu tarihî rolün devlet düzeni içinde kalıcılaşmasını sağladı.
Başkent meselesinin çözülmesi, devletin yönetim biçiminin adının da açıkça konulması ihtiyacını ortadan kaldırmadı. Cumhuriyet'in ilanı, bu bakımdan bir anda ortaya çıkan bağımsız bir gelişme değil; 1920'den itibaren adım adım şekillenen siyasi dönüşümün devamıydı.
Ekim 1923'te Hükümet Bunalımı
Ekim 1923'ün son günlerinde hükümetin kurulmasında yaşanan güçlükler, mevcut sistemin işleyişindeki sorunları görünür hâle getirdi. Bakanların ayrı ayrı belirlenmesine dayanan meclis hükümeti sistemi, siyasi uzlaşmanın zorlaştığı koşullarda hükümet oluşturmayı güçleştirebiliyordu.
25 Ekim'de Fethi Bey hükümetinin istifası sonrasında yeni bir kabinenin oluşturulamaması, bu sorunu daha belirgin hâle getirdi.
Mustafa Kemal Paşa, devletin yönetim biçiminin açıkça belirlenmesinin ve hükümetin kuruluş usulünün yeniden düzenlenmesinin gerekli olduğunu düşünüyordu. Bu nedenle 28 Ekim 1923 akşamı Çankaya'da yakın çalışma arkadaşlarıyla bir araya geldi. Cumhuriyet'e geçiş için izlenecek anayasal yol üzerinde çalışıldı.
“Yarın Cumhuriyet'i ilan edeceğiz.”
Bu söz, Cumhuriyet'in ilanına giden sürecin en çok hatırlanan ifadesi oldu. Gece boyunca Mustafa Kemal Paşa ile İsmet Paşa, 1921 Anayasası'nın ilgili maddelerinde yapılacak değişiklik üzerinde çalıştı. Amaç, devletin yönetim biçimini açıkça tanımlamak ve hükümetin kuruluşuna ilişkin işleyişi düzenlemekti.
29 Ekim 1923: Cumhuriyet İlan Ediliyor
29 Ekim günü hazırlanan anayasa değişikliği teklifi önce Halk Fırkası Meclis Grubu'nda ele alındı, ardından Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne sunuldu. Görüşmelerin ardından teklif kabul edildi. 1921 tarihli Teşkilât-ı Esasiye Kanunu'nun birinci maddesine, Türkiye Devleti'nin hükümet şeklinin cumhuriyet olduğunu belirten hüküm eklendi. Böylece yeni devletin yönetim biçimi resmen adlandırılmış oldu.
Cumhuriyet'in ilanı, Meclis'te yapılan anayasa değişikliğiyle gerçekleşti. Kararın kabulü, Millî Mücadele sırasında gelişen millî egemenlik anlayışının devletin yönetim biçiminde açık ifadesini bulması anlamına geliyordu. Bu yönüyle 29 Ekim, yalnızca bir tören veya sembolik tarih değil, devletin anayasal yapısında önemli bir dönüm noktasıydı.
Cumhuriyet'in ilanının ardından cumhurbaşkanlığı seçimine geçildi. Ankara Milletvekili Gazi Mustafa Kemal Paşa, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından oy birliğiyle Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk cumhurbaşkanı seçildi. 30 Ekim 1923'te İsmet Paşa başkanlığındaki ilk hükümet kuruldu.
Cumhuriyet Ne Anlama Geliyordu?
Cumhuriyet, devlet başkanlığının hanedan üyeliği yoluyla değil, belirli usuller çerçevesinde seçimle belirlenmesine dayanan bir yönetim biçimidir. Türkiye örneğinde Cumhuriyet'in ilanı, millî egemenlik ilkesinin yeni devletin adı ve yönetim düzeni içinde açıkça tanımlanmasını sağladı. Bu, siyasi otoritenin kaynağına ilişkin önemli bir değişimdi.
Bununla birlikte Cumhuriyet'in ilanını, tüm toplumsal ve kurumsal dönüşümlerin aynı gün
tamamlandığı şeklinde yorumlamamak gerekir.
29 Ekim 1923, yeni devletin yönetim biçimini belirleyen temel bir eşikti. Hukuk, eğitim, toplumsal yaşam ve devlet kurumları alanındaki düzenlemeler sonraki yıllarda farklı aşamalarla hayata geçirildi.
Cumhuriyet'in tarihini anlamak, bu nedenle hem 29 Ekim'deki kararı hem de o karara zemin hazırlayan gelişmeleri birlikte değerlendirmeyi gerektirir. Meclis'in açılması, saltanatın kaldırılması, Lozan Antlaşması ve Ankara'nın başkent olması, bu sürecin birbirini tamamlayan önemli halkalarıdır.